Rubber Hammer

Rubber Hammer, karantinanın ilk günlerinde takipçilerine bir çağrıda bulundu.

“İçinde bulunduğumuz bu zor günlerde #corona #covid19 hakkında dertleşmek istediğiniz ne varsa

bizimle paylaşabilirsiniz. Bir takma isim belirleyerek Dertler ve Çareler Müzesi'nde yer almasını

istediğiniz ses kaydı, metin, fotoğraf, günlük, resim, kolaj vb. her türlü çalışmanızı bize

gönderebilirsiniz. Anonim kalacak hikayeleriniz Rubber Hammer çatısı altında korunacaktır.”

Çağrımız bakidir; bekliyoruz: notrubberhammer@gmail.com

 

Rubber Hammer ile daha önce yolları kesişmeyenler için #dikkatliolunuz #dökiçinirahatla

Facebook: @notrubberhammer

İnstagram: @notrubberhammer

CORONA

Denge siz

Bir ben vardım senden

dışarı

Bilirdin

Bir sen vardı benden

dışarı

Bilirdim

Şimdi anlıyoruz ya

Zaman alıyor

Rumuz: Zehra Selanik

Rumuz: gecengiz

Koron Ağa’ya Karşı Aşı Peşinde.

Sinemada “... brothers ekolü”ne alternatif: Baba (55) - Oğul (5)’den ev içi iptidai animasyon örneği

 3’20’’

Jorj Melez’in Çocuklarıyız

Baba-oğuldan sihirbazlık numaraları

1’14’’

Rumuz: leyladesenligomlek

Dertsiz insana dert anlatılır mı?

Dertleşme (tek taraflı olduğuna göre dertleme mi desek?)

 

Sevgili Notrubberhammer,

Aslında inci gibi el yazımla yazacaktım ama onu da bir ara yaparım, tarayıcı var ne de olsa evde.

Aslında seninle dertleşmeyi Tüyap’tan beri istiyordum, kitap fuarına iş icabı giderken arada standa

uğramışlığım var ama içeriğe dair en ufak bir şey hatırlamıyorum, belki de bir stant bile yoktu, ben

uyduruyorum. Bir ara bir yağlı güreşçinin fotoğraflarını çekiyordum, adam sürekli “naasip” diyordu;

yarı finalde eleniyor, “naasip değilmiş” diyor. Başka bir turnuvaya hazırlanırken köftecide “bu sefer

finale çıkarsın umarım” diyorum, “naasipse çıkarız” diyor. Sonra Kırkpınar’da çıktı baş altı finaline, baş

pehlivan oldu, “Bugüne naasipmiş” dedim. İşte seninle dertleşmek de bugüne naasipmiş.

Aslında şu korona günlerinde en büyük derdim tam olarak koronasal değil: Bülbüller hâlâ gelmedi.

Evim hem denize, hem minik bir vadiye bakıyor. Yok canım, bildiğin gecekondu, hem de at gibi kirası

var. Ama İstanbul’un en güzel evi bence. Neyse ki hem çatısı akıyor, hem bokları banyo giderinden

taşıyor da kira makul seviyelerde artıyor. Bu akşam üstü buz gibi soğukta verandada donarak çay

içerken türlü türlü kuş gördüm, bir tek kızılgerdanı tanıdım, minnak minnak sevimli şeyler hepsi. Bu

mevsimde çoktan bülbülün gelmiş olması gerekirdi, akşam üstü şakımaya başlardı vadide, ben de

bütün dertlerimi unutur, kendimi varoluşun halitasına bırakır, bir Tanpınar romanında

yaşıyormuşçasına onu dinlerdim. Sonra gece sobaya odunları yığıp cam açık bülbül sesi dinleyerek

uykuya dalar, soba da haliyle bir noktada söndüğünden donmuş ama mutlu uyanırdım. Şimdi bok. Ya

bülbüller geldiyse de bir tek benim vadiye gelmediyse? Bülbül sesi olmadan bu korona vahşetini nasıl

atlatırım bilemiyorum.

Neden vahşet diyeceksin. Ne bileyim, insanlar ölüyor, sanki birazdan ölüler bir armut arabasına

doldurulmuş halde sokaktan geçecek, Goya’nın mıydı o çizim?

İki gece önce bir korona öyküsü yazdım. Fena olmadı, ben yazdım diye diyorum, güzel bile oldu.

Öyküde bir adamı öldürdüm. Cenazeyle başlayıp cenazeyle bitiyor, arada da işte önceki iki aylık

korona günlerinden küçük hikayeler, diyaloglar. Çok çok zamandır bir şey yazmıyordum, ah dedim

bak ölürsen arkanda bari bir öykü kalsın diye götün sıkışınca nasıl da yazıverdin. Sevindim. Sandım ki

huzurlu bir uyku uyurum. Nerdee... Sabah yattım, uyumak ne mümkün, yok oksijen bitmiş bu odada

nefes alamıyorum deyip camı açıyorum, yok kediler girip tepemde zıplıyor hepsini dışarı atıp camı

tekrar kapıyorum, yok gözüme ışık giriyor ah neden geceleri uyumuyorum normal insanlar gibi

diyorum, ışık gelmesin diye kafama yorganı çekiyorum bunalıyorum, sonunda uykuya dalınca da

uykudan başka her şeye benzedi. Korona kabusları görmüş olmalıyım ama kabusları hatırlamıyorum,

sadece ara ara ter içinde uyanıp ateşim mi çıktı acaba diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra kahvaltı

falan edip kendime gelince vay be dedim, gerçekten bir öyküde bir adamı öldürmenin vicdani yükü

bayağı ağırmış. Kendimi telkin etmem gerekti, herkes ölür, adamcağız öldü de kurtuldu, belki de

gelmekte olan gelmeden (Goya’nın ölü arabasını mı kast ediyor yazar burada?) ölmesi iyi oldu. Neyse

işte kendi öykümle kazdığım kuyuya kendim düşmüş oldum. İnsan böyle hummalı bir şekilde ürettiği

anlarda hayatı hep böyle geçecek sanıyor, o yükselişle üretecek, üretecek, ürete, üret, üre... Gel gör ki

kafamda yirmi gündür uçuşan tüm korona öyküleri hizaya girip uygun adım marş diyerek gitti. Ben de

çamaşır suyuyla bakkaldan gelen çikolatalı gofret paketlerini sil, köpeği gezdir dön gel ağzına

bağladığın tülbendi yıka sobanın üzerine as rutinime döndüm. Dün gece de (gece lafın gelişi, yoksa

sabah) yeğenimin hediye ettiği, içi jel dolu, üzerinde sevimli panda suratı olan göz bandını (hediye

edildikten yıllar sonra ilk kez) takıp o da ne? Bebekler gibi mışıl mışıl uyudum.

 

Ha, bu ölürsen arkanda bir şey kalsın meselesi ne zamandır sinirimi bozuyor aslında, ondan da

bahsetmek isterim. Ben edebiyat ve resimle büyüdüm. Tabii ki bütün yarı korkak yarı aşırı egosantrik

tipler gibi edebiyatçı da ressam da olamadım. Ama aydınlanmacı bir öldükten sonra arkada eser

bırakma romantizmi (aydınlanmayla romantizmi aynı cümle içinde kullanabiliyor muyduk?)

hayatımda hep başat oldu. Sonra bu internet denen arkadaş blob gibi hayatımızı kapladıkça kendime

bir online varlık oluşturdum, orada fotoğraflarım, burada çizimlerim, şurada fotoğraflı günlüklerim, o

hesap açık, bu hesap kapalı... Ve fakat online varlık aslında bir varlıksızlık, bir yalan varlık, yokluğun

bile aciz hali. Bir fotoğrafçı arkadaşım vardı, porselen bebek sanki, ışıkta bakardın arkasını görürdün,

yüzü güzel, içi güzel, ne bileyim Marquez’in romanındaki şu o kadar güzel olduğu için erken ölmesi de

kaçınılmaz olan güzel kız kadar güzel bir çocuktu. Gerçekten çok iyi fotoğrafçıydı, fotoğrafı sağa sola

ahlak dersi vermek veya ne kadar zeki ve hızlı olduğunu kanıtlamak için çekmezdi, makine harbiden

gözüydü. Neyse gül gibi çocuk gencecik yaşta bir motor kazasında öldü. Kazadan bir hafta önce de

yolda karşılaştık, şeytan doldurdu beni, “Bana bak, yağmurda çamurda çıkma yola, bak EPA

fotoğrafçısının üzerine nasıl yıldırım düştü, ölüp kalma” deyiverdim. Yağmurda çamurda ölmedi.

Yanlış hatırlamıyorsam viraja hızlı girip bir arabaya arkadan çarpmış. Belki de yanlış hatırlıyorum.

Neyse gelelim konumuza. Özene bezene işlerini seçip seriler oluşturup (iş seçmek denen şey fotoğrafı

çekmekle eşit önemdedir, ne seçersen onu biçersin) inci gibi bir web sitesi yapmıştı bu. Sonra web

sitesi yok oldu. Ölümünden sonra hep orada durması gerekirdi, bizim arada onu açıp fotoğraflarına

hayranlık ve özlemle bakmamız gerekirdi (ki öldükten hemen sonra yok olmadı site, bir süre durdu ve

ben bir süre ara ara açıp ağlaya ağlaya baktım o soğuk geniş duru fotoğraf serilerine.) ama gel gör ki

karısı web sitesinin hosting parasını ödemeyi unutmuş ve bom. Online varlık varlık değil sonuç olarak.

İşte ne diyordum sevgili Notrubberhammer (Sana Notrubberhammerbutrubberduck esprisi –sözün

gelimi espri tabii- yapıldı mı daha önce? Kesin yapılmıştır.), bu online varlığın varlık olmaması

meselesi bir süredir sinirime dokunuyordu. Bir yandan da elim çamur tutuyor benim, biraz

seramikçileri takip ediyorum. Seramikçilerde de şöyle bir şey vardır: Aradan bin yıllar geçer ve

toprağın altından bir gün pek bozulmamış, muhteşem bir toprak şarap şişesi ya da toprak mezar

heykelciği çıkar. Bütün seramikçiler, için için yaptıkları her nesnenin, dünyadaki her şeyden daha çok

dayanacağına, bir gün topraktan çıkıp sonraki “medeniyetleri” hayretler içinde bırakacağına inanır.

Hatta gene eski çağlarda büyük yangınlarda aslında pişirilmesi amaçlanmayan çamur tabletlerin

“yanlışlıkla” pişerek günümüze kadar kaldığı, böylece dillerini çözebildiğimiz hikayesi de seramikçiler

arasında pek popülerdir. Velhasıl, çamur ölümden sonra yaşar. Gel gör ki sevgili Butrubberduck, şimdi

bu korona günlerinde yaptığım seramikleri aşağı mahallede seramik atölyesi olan kadının fırınında

para karşılığı pişiremediğimden seramiksel bir varoluşum da yok bu aralar. Yine de yap kızım

diyeceksin, sen yap, bu kötü günler bitince hepsini birden pişirirsin. Oldu diyeceğim ben de, oldu,

niyeyse yapmayacağım işte sonra. Ressam, edebiyatçı olmadın, seramikçi olacağını nereden çıkardın?

Ay bir yanım isyan ediyor, illa bir şeyci olmasak olmuyor mu? Bir ara fotoğrafçı olacağım sanmıştım,

paçalarımdan akıyordu fotoğrafçı olamayışlık. Erkek fotoğrafçı camiasına kabul edileceğim diye

harcadığım yıllarıma acırım. Hepsi de yemiş yemiş sıçamamış koca koca adamlar, ahlak dersi verip

duruyorlar. Kendilerini kovboy zannediyorlar, ellerinde kement, ânı yakalayacaklar. Yiiihaaa! Ne de

hızlılar, ne de keskin gözleri, ah ah! Neyse ama ahlak dersi veren adamlar konusunda mütehassıs

oldum sayelerinde, o kadar da acımıyorum o yüzden o yıllarıma. Biz fotoğrafı geçip resim edebiyat

seramik ekseninde devam edelim bu varolamayışsal bunalım anlatısına. Hadi bunalım. Bunamayız.

Yok yok bunarız, bunalım.

 

Ay çok mu uzattım canım?

 

Neyse şimdi işte online varlığımız bugün var yarın yok, seramikler fırına gidemiyor, aslında

seramiklerin fırına gidemediği günlerden bir hafta önceydi, yani gidebileceklerdi de ben daha fırın

dolduracak kadar iş yapmamış, birtakım tabii ki egosal hüsranlar sonucunda seramiğe ara vermiştim,

bir arkadaşım dedi ki evi boşaltıyorum, gel kedi kutusunu sana vereyim, bir de onu taşıyamayacağım.

Gittim, vermişken buzluktaki iskorpitleri de vereyim sana dedi, çorba yaparsın. Üç tane kocaman

iskorpit. Tamam dedim. Gerçekten ertesi gün balıklar çözülünce dünyanın en müthiş balık çorbasını

yaptım (ilk ve son kez tahminimce, bir daha kim buzluğundan iskorpit verir ki bana), sonra da bu

çorba tek başına bitmez, balık sakat bir şey, bayatlamasın yazık deyip bir iki arkadaşıma mesaj attım

balık çorbası var gelin diye. Sonra da tuttum salondaki büyük sobayı yaktım. Şimdi arka plan bilgisi

vereyim: Yatak odamda küçük ve bence şahane bir döküm soba var, salonda da büyük ve kim bilir

kimden kalmış, borusu çok uzun olduğu için tam çekmeyen, yanması dert ama yandı mıydı da kömür

sobası kadar ısıtan büyük bir soba var. Ben gel zaman git zaman salona hiç uğramaz oldum, hep yatak

odasındaki minicik çalışma masasıyla kocaman yatak ve kolay yanan güzel çeken soba üçgeninde

takılıyorum. Fakat misafir dediğimiz, aslında sıradan arkadaştan ibaret olan ama niyeyse davet

edilince misafir yabancılığı mertebesine erişen insanlar, sanki yatak odasında donlarımın saldırısına

uğrayacakmış ya da ben her an geceliğimle (yok bile geceliğim) kendimi gözlerinin önünde yatağıma

atacakmışım gibi bir korkuya kapılıyorlar yatak odamda oturduklarında. Neyse işte dolayısıyla ben de

rahat etsinler diye salondaki sobayı yaktım söylene söylene, sonra da yatak odasına bilgisayar başına

döndüm. Mesleğim bilgisayarda çalışmak. Aradan biraz zaman geçti, ne bir koku, ne bir ses, öylesine

dönüp kendisi de yatakta yanımda oturmakta olan dev köpeğe kalk hadi biraz yürüyüşe çıkalım

dedim. Ve yatak odasından çıkıp salona girdik (köy evi nizamı, koridor yok) ve tataaaa! Salon alevler

içindeydi. Yani benim ilk andaki algım bu. Aslında salon değil sadece sobanın olduğu iki üç

metrekarelik alan alevler içindeydi. Ama alevler tavandaydı, kitaplığımdaki yıllarca maaşlarımı

akıttığım muhteşem yabancı çocuk kitaplarını yalıyorlardı. Duvarda asılı takvimin alevden yaprakları

havalanıyordu. Ve tavan ahşap. Kitaplık ahşap. Her yer kitap dolu. Ama kitaplar yanmıyor işte. Sanırım

sobanın yanındaki kartonlar ve odunlar tutuştuktan hemen sonra girmişim içeriye. Banyoda

damacanalar dolusu su var. Yangın olursa falan diye değil, verandadaki bitki güruhunu dinlenmiş

suyla suluyorum, güneşte bekletince yosun tutuyorlar diye damacanaları banyoda tutuyorum. Neyse

sanırım dört damacana suyla o yangını söndürdüm ben. Her şey çok hızlı oldu tabii, oldukça otomatik

hareket ettim. Sonra için için yanan her şeyi çöpten bulmuş olduğum dev alüminyum kazanın içine

doldurup üzerlerine de su boşalttım. Sonra da işte külleri, isli suları falan temizlemem bir iki saati

buldu. Tek bir kitap yanmadı gerçekten. Gel gör ki ne oldu? Bir adet pastel resmim kenarından yandı.

Tamamı yansa da hiç üzüleceğim bir şey değil sonuçta, hatta yanınca ilk kez gözümde bir değere

bindi. O arada çorba içmeye bir arkadaşım (çağırdıklarımın sadece biri) geldi, biraz beraber isli su

boşaltıp sonra yatak odasının güvenli, sıcak ve samimi ortamında mis gibi çorbalarımızı içtik.

Gerçekten ben yaptım diye diyorum, içtiğim en lezzetli balık çorbasıydı. Ve fakat yangın diye bir

gerçek varmış, resimlerin yanıyormuş. Kitapların, boyaların, bilgisayarın konusuna hiç girmiyorum, o

dünya malı dünyada kalır gündemi, bizim gündemimiz değil. Fakat resimler yanıyormuş. Bir darbe

daha yedim sevgili NRH. O web sitesi uçuyor, bu sanal ortam paralı hale geliyor artık üyelik olmadan

seni kimseciklere göstermiyor, şu mezar heykelciği kırılıyor, o rölyef fırında pişerken patlıyor, bu

resim yanıyor, şu fotoğraflar hard disk bozulunca gidiyor. Şimdi sorarım sana, sanatçı ne yapsın?

Geleceğe kalmasın mı? Ama tabii bu şımarıklığın bir sonunun olması gerekiyordu zaten.

Ben bir köpeği gezdirip geleyim, bu dertleşme sandığımdan uzun sürüyor sevgili Hammerduck.

 

Dolunay var. Poyraza dönmüş rüzgâr. Dün gece çok lodos vardı. Telefonumu yanıma almayı

unuttuğumdan sana bir dolunayda poyrazlı gece fotoğrafı gönderemiyorum canım. Kahve yaptım, süt

kestirip yaptığım çılgın çizkekten bir minik dilim daha yedim, bydd, mükemmeldi.

Şımarıklığın sonu diyorduk.

Sanırım Rollo May’in kitabındaydı, belki de değildi, bir adam sürekli nasıl büyük bir sanatçı

olacağından bahsediyor, sonra hiçbir şey yapmıyordu. Belki sanatçı değildi olacağı şey,

hatırlamıyorum. Kalkıp kontrol etmek gibi huylarım yok belki fark etmişsindir. Neyse, sonuç olarak

Rollo May ya da her kimse, sonunda bu adamın amacının olmak değil, olacak olmak olduğunu fark

ediyordu. Yani adam bir şey olacak olmanın hazzını yaratmanın hazzından üstün tutuyordu ve sürekli

bu gerilimle kendini var ediyordu. Kakanı tutmak gibi.

Şımarıklık dediğim bu. Diyelim ki huysuz, yaşlı, sevimsiz adamın tekisin. Ölümlü olmak seni

hınçlandırıyor. Ölecek olmanın hıncıyla üretiyorsun, üretiyorsun, ölüyorsun, oh arkanda mis gibi işler

bırakıyorsun (belli ki iyi sanatçıymışsın). Artık ne kadar boktan, kaba, bencil bir adam olduğunun bir

önemi yok. Artık işlerinle varsın. İşte aydınlanmacı öldükten sonra sanatınla yaşama romantizminin

özü bu. Kakanı tut daha iyi.

Tamam ama bir yandan da yaratmadan, üretmeden yaşamak da çok boş geliyor insana, korona da

kapıda, ne yapacağız? (Bu yaratmak ve üretmek lafları da amma içi boş, şişko, sıkıcı laflar, yerine de

yıllardır bir şey bulamadık.) Deminki dolunayda yürüyüş esnasında dedim geleceğe bırakamıyorum

madem, bari Notrubberhammer’a bırakayım. Öykümü sana bırakacağım ama tabii onda rumuz

işlemez çünkü öz adımla başka yerlere saldım zaten. Aramızda kalacak. Aramızda kalacak olanın

rumuzla sana yazdığım şeyler değil de ortalığa saldığım şey olması hoş değil mi? Ha, bu işin yarı

şakası. Şımarmadan üretmekten bahsediyorduk. Gerilim gerekiyor sonuçta, hınçla ölümden sonra

yaşam hayal etmek bir gerilim, olamamak ve olmaya çalışırmış gibi yapmak başka bir gerilim.

Şımarmadan üretince gerilim nerede olacak?

Çok etkilendiğim bir kadın var, çocuk kitabı yazarı ve çizeri, Tasha Tudor. Kitaplarından etkilenmiş

değilim, çizgisine de aşık sayılmam ama kocaman bahçeli bir malikânenin mutfağında omzunda bir

papağanla bulaşık yıkarken çekilmiş müthiş bir fotoğrafı var, şak diye bulursun arama motorunda.

Altında da şu minvalde bir şey yazıyor (kontrol etmiyorum yine): Hayatının son yıllarında açık

denizlerde sefer yapan bir kaptanın (ya da belki bir korsanın) karısı olduğuna inandı ve öyle yaşayıp

öyle öldü. İşte bence olacak olmak, olmak, ölmek, öldükten sonraya bir parçanı bırakmak falan

burada silinip gidiyor. Bir çocuk kitabı yazarçizerisin ve yazıp çizdiklerinle bir oluyorsun, geri dönülmez

bir biroluş. Gerilim bambaşka bir yerde artık, kocanın buzlu denizlerden ılıman sulara ulaşıp

ulaşamayacağında, o fırtınaları atlatıp atlatamayacağında. Belki papağanının sen öldükten sonra

güvende olup olmayacağında. Şımarıksızlığın sırrı burada sanırım. Yarattığının seni ele geçirmesine

izin vermekte. Bir şeye başladıktan sonra bitirene kadar bana olur gibi oluyor bu. Şu hummalı bir

yaratma hali dediğim, seni ele geçirince sanki sonsuza kadar öyle üretecekmişsin sanıyorsun dediğim.

Ama bitirince hemen geçiyor. Yazarken pek olmuyor aslında ama okurken oluyor, roman okurken

başka hiçbir şeyi düşünmüyorum ama yazarken süperego hep tetikte. Al şimdi mesela, sen bunu

yazıyorsun da kim okuyacak? Yeterince açık yazıyor musun, okuyan seni zeki mi bulacak yoksa eeeh

amma uzattı düdük mü diyecek, bunları elin insanına yazdıktan sonra başka yerde tekrar yazsan

günah işlemiş olur musun acaba, saylanır mı saylanmaz mı? Böyle arada dik otursana kızım diye

omurganı dürtükleyen baba gibi hep tetikte süperego. Yazarken. Çizerken tam öyle değil de yine bok

gibi çiziyorsun, ay bok gibi çiziyorsun, ay yine bok gibi çiziyorsun, ay ben niye bok gibi çiziyorum diyen

bir ezik ego. Ebru yaparken ilginç bir şekilde yatağın altına saklanıyor. Ama ebru uzun iş. Az

yapıyorum, gittikçe daha az. Bütün hayvanları odadan dışarı at, girmesinler diye kapıyı kapat, yeri

boşalt ebruları kurutmak için her yere gazete ser, aman kedi tüyü düşmesin kitrenin üzerine, aman

toz yağmasın, ay kıvamı bozuldu, ay elim çarptı... Aslında sevilesi bir gerilim, niye o kadar sevmiyorum

bilemedim şimdi. Tatlı su gerilimcisiyim belki de.

Bu işin boku çıktı sevgili Steelhammer, bitmek bilmeyen bir yazış oldu, iş başı yapmam gerek.

Kendime on dakika daha veriyorum. On bir. O on bir dakikayı da yazdıklarımı baştan sona bir

okumaya ayıracağım. Sen okurken hepsini bir solukta mı yazdım, yoksa başa döne döne mi yazdım

bilemeyeceksin.

Öpüyorum, son olarak ekteki öyküyle ilgili bir diyeceğim var: Adamın olayı aslında ölüm kapıya gelince

ölümün gerçekliğine o kadar, o kadar inanmak ki o ölüme şevkle sarılmak. Duygularının hiçbir

gerçekliği yok. Ölümün kapıda olmasının yarattığı hezeyanlar yalnızca. Bu dertleşme gibi. Ölümün

kapıda olmasının gerilimiyle yazıyorum ben sana, ölürsem arkamdan üzül e mi? Sen ölürsen ben de

senin arkandan üzülürüm, söz.

Öpüyorum.

---------------

Burada Armut Yatıyor

Aralıklı duruyoruz. Ağzımızda maskeler. Gözlerde korku. Herkesin kafasında aynı soru: “Ulan gelmese miydim, kapar mıyım virüsü şimdi?” Nasıl gelmeyeceksin ya, sen buna gelmezsen seninkine de kimse gelmez. Aman ne fark eder, ölmüşsün, öldükten sonra kim gelse ne olur? Zaten yakında cenazeye

katılmak için valilikten iyi hal kağıdı almamız gerekecek bu gidişle. Yakinidir veyas tutmaya müsaittir, cenazesine katılmasına...

Maskeli hoca hızlı hızlı bir dua okuyor. Bizim tarafta kimsede bir hareket yok. Armut’un akrabalarında tek tük mırıldanmalar, gözlerini havalara dikmeler, o adar. Maskeler Allah korkusunu da filtrelemiş sanki, eskiden olsa herkes en yüksek sesle dua okuma yarışına girerdi.

Tabut açılınca boğazım düğümleniyor. Adam öldü gitti işte be. Okuyan okusun istediği duayı. Gözlerim bayağı doldu, gözyaşlarımı tutsam mı salsam mı diye yan gözle bizimkilere bakıyorum. Ağlıyorlar. Oh be, deyip salıyorum.

Mart ortası. İçkiler su gibi akıyor. Biri telefonunu kaydırıyor, kaydırıyor, “74 kişi ölmüş bugün koronadan” diyor. Bir an sessizlik. Birbirimize bakıyoruz. Hepimizin kafasında aynı soru: “Ulan ölmeden önce göreceğim son insanlar bu zibidiler mi olacak ya? Pes!” Biri müzik açmaya yelteniyor. “Dur ya, ne güzel bendir çalıyordu çocuk... Hadi bir de Karadeniz türküsü söyle be Güzel.”

Litrelerce şarap içse bile sesi bozulmayan adı gibi güzel insanlar var aramızda. Kıskansan kıskanırsın. Bende mi bir sorun var acaba? Niye kıskanmıyorum? Bok kıskanmıyorum, kesin kıskanıyorumdur. Bir süre sonra yavaş yavaş minik sohbetler başlıyor yeniden.

“Kapitalizm yıkılmadan korona sorunu çözülmez! O kadar!”

Armut son sözü söylediğinden emin, arkasına yaslanıyor.

“Abi, kadın dedik, kapitalizm yıkılmadan kadın sorunu çözülmez dediniz, sahilden şezlonglar kaldırılsın dedik, ona bile kapitalizm yıkılmadan şezlonglar kalkmaz dediniz. Pes gerçekten ya, bari yattığınız yerden bir susun.”

“E yalan mı söylüyor adam? Asıl virüs kapitalizmin ta kendisi! İşçi sınıfı zorla çalıştırılıyor, hiçbir koruma önlemi yok, patronların yüzü gülüyor, hastanelerde ekipman yok, erkan günü kurtarma

derdinde. Ölülerin sayısı belli değil, her şey yalan dolan. Nasıl çözülecek? Nereye sıççaklar? Daha yaşlıları eve kapatamıyoruz!”

Yaşlıları derken sırıtarak Armut’a bakıyor.

“Armut sahi, sen 65 yaş üstü oldun muydu? Sana sokağa çıkma yasağı yok mu oğlum? Ne işin var ev partilerinde? Eceline mi susadın?”

Armut zaten alkolden kızarmış, artık resmen morarıyor: “Yok artık o kadar da değil!”

“Burada Armut yatıyor. Karı kız peşinde bir ömür.”

“Sanki sen yarın ölsen senin mezar taşına başka bir şey yazacağız. Ooo ne entelektüeldi, ne derinlikli adamdı, nasıl da bilmediği şey yoktu, yeri de nasıl boş kaldı!”

“Hepimize karı kız ayarlardı yazarsınız.”

“Abicim neden hayatımın son sosyalliğini cinsiyetçi, yaşçı, kapitalizm yıkılmadan olmazcı tiplerle yaşıyorum ben ya? Karı kız nedir ya?”

“Ya bir sus sen de ya, şurada iki geyik de mi yapmayalım artık? Ver bardağını...”

“Diyelim ki hepimiz korona olduk, on beş gün sonra öleceğiz. O on beş günde ne yapmak istersiniz?”

“Ben korona morona olmadım. Kendime dikkat ediyorum o kadar.”

“He yav he, al bardağı ver bardağı, ben korona olmadım. Diyelim ki oldun?”

“On beş günde ne yapıcam ya, anca iki üç sezon dizi izler, elli tweet atarım.”

“Benim başlayıp da bitiremediğim bir sürü şey var, onlara bir el atarım.”

“Ne var?”

“Verandanın üstünü kapatmayı düşünüyoruz ne zamandır, sunta var, beşe onları da aldım duruyorlar öyle boşta.”

“Oğlum ölücen diyoruz ölücen, ne verandası? Mezarda verandayı n’apıcan?”

“E ne bileyim yarım kalmış beste var da biz mi tamamlamıyoruz? Sen düşün öyle sanatsal faaliyetleri.”

“Aaaa gerçekten, hani klip çekecektik, ne oldu o iş? Çekelim bence bu hafta.”

“Sokağa çıkma yasağı gelmezse çekelim valla.”

“Ben klip falan çekemem, kendimi eve kapatacağım on beş gün, sosyal mesafe.

Beynimi sizden arındırmam lazım.”

“Ver bardağını...”

Nisan başı. Aceleyle telefona koşuyorum, sanal parti vakti. Ekran sekize bölünüyor. Herkesin elinde bir kadeh rakı ya da şarap. Benimkinde pis sanayi tipi bira. Son siparişimde pintiliğimden o şarabı söyleyemedim, dilim varmadı, zaten bakkala para ödemekten imanım gevredi. Merhabalar havada uçuşuyor, herkes tüm enerjisini o ilk merhabayı en neşeli ve coşkulu şekilde söylemeye harcıyor. Sonra mıy mıy mıy.

“Şarap yaptık biz, o kadar süper o kadar süper oldu ki o kadar süper olur yani.”

“Oğlum şurada komşuyuz, bir şişeyi bahçe kapısının yanına koysan, iki gün karantinada kalsa da sonra eldivenle alıversem olmaz mı?”

“O kadar yok be Güzel, anca bize kadar çıktı.”

“Ben de ekmek olayına girdim nohut mayasıyla. Ekşi maya gibi kastırmıyor, hop oluyor mis gibi ekmek iki günde, otur bir hafta ye sonra. Bırakayım mı bahçe kapısına? Ama pardon bırakamam, bana kadar var.”

“Güzel, bende hâlâ Denizli’den gelen şarabın bir şişesi duruyor, bırakayım mı sana bahçe kapısına? Vallahi bak?”

“Yok be Armut abi, şakasına söyledim.”

“Abi mi?

“Puhaha abi mi? Oğlum Armut, sokağa çıkma yasağından yemediğin darbeyi

Güzel’den yedin bak...”

“Ya ne alakası var ya, sevdiğimden dedim ben.”

“Kapitalizm yıkılınca sevgi de yıkılacak.”

“Sen sus be.”

“Ben şiirler yazıyorum ara sıra.”

Armut şiir yazıyor. Yazar tabii, niyeyse kapitalizm yıkılmadan kadın sorununu çözdürtmeyen adamlar hep aşk şiirleri yazar.

“Emekli maaşın hakkında mı?”

“Ne?”

“Şiir. Emekli maaşın hakkında.”

“Açtırtma bayramlık ağzımı. Şiir işte. Sevgi hakkında.”

“Okusana hadi bir tanesini, lütfen oku, oku, oku!”

İlkokul müsameresindeyiz sanki. Kimsenin şiir miir dinlemek istediği yok. Hep bir ağızdan bağrışıyoruz: “Oku! Oku! Oku!”

Kıpırdanıyor. Şarabından bir yudum alıyor. Sessizlik. Başlarımızı kırk beş derece eğiyoruz. Şiir dinlemek başını kırk beş derece eğmeyi gerektirir çünkü. Ne hikmetse hemen önünde duran kağıdı alıyor eline. Kağıdı şöyle bir düzeltiyor, adetten ya.

“Derdime tek çare sensin

Başka kimseyi istemem şu dünyada yanıma

Ölümüme tek sebep senin aşkın

Virüs mirüs vız gelir bana.

Kilitler diyorlar, anahtarlar

Kendi hücrelerimizden nefret ettiriyorlar bizi

Rüyalarımızda kilitlerle boğuşuyoruz

Virüslere boğuluyoruz

Oysa bütün hücrelerimle

Bütün anahtarlarımla

Seni arzuluyorum ben

Hiçbir virüs kilitlenemez

O kadar aşkla dolu ki hücrelerim

Korona taç demekmiş

Gel hayatımı taçlandır

Son ver gönüllü karantinama

Sensiz bu hayat yalan bana.”

Sessizlik. Sonra bravolar, alkışlar, kadeh kaldırmalar. İçim acımayla doluyor. Sen kimsin de elin adamına acıyorsun ya? Arkadaşı olacaksın bir de. Çaktırmadan alttan masanın tahtasına vuruyorum, yarabbim sen beni hiçbir yaşta hiçbir aşkta

bu duruma düşürme. Biraz daha muhabbet.

“Ay benim ekmeğim fırında, ona bakmam lazım.”

Dağılış.

Nisan ortası. Telefonun hoparlöründeki ses, “Senin için kaygılanıyorum.” diyor.

“O nedenmiş Güzel?”

“Yalnızsın. Bari yanında bir adam olaydı şu karantina günlerinde, düzenli seks yapardın.”

“Ya yürü git, düzenli seks ne ya? Orta çağda mıyız? Yıl olmuş 2020.”

“Öyle deme ya. Tutturdun bir yalnız hayat, herkese düşman oldun, inadım inat, gtüm iki kanat yıllar geçiyor. Sağlığın yerinde mi bari?”

“Yerinde.”

“Uykunu düzeltebildin mi? Bak biraz güneş ışığı görmen lazım, bu karantinada iyice saldın sen, virüsten değil depresyondan öleceksin.”

“Yav depresyonda falan değilim, bırak git. Mis gibi hayatım var, horlayan yok, şarlayan yok, evi darlayan yok. Kedi köpek geçinip gidiyoruz işte. Sen kendinden haber ver asıl, nasıl gidiyor beste? Sonu göründü mü?”

“Bitti gibi. Son bir iki düzeltme yapacağım, sonra video bağlantısıyla grupça çalıp söyleyip kaydedeceğiz.”

“Aaa canlı yayında çalmayacak mısınız?”

“Yok ya, piç etmeyelim şarkıyı, önce rahat rahat kaydedelim, sonra salarız ortalığa.”

“Tamam, paylaşırız biz de.”

Paylaşım peşinde bir ömür. Video paylaş, makale paylaş, hashtag paylaş. Üçüncü paylaşım savaşı.

“Armut’la konuşuyoruz arada.”

Sessizlik. Niye şaşırıyorsam.

“Aaa, ne güzel, ben ne zamandır konuşmadım, nasılmış? Keyfi yerinde mi?”

“İyi iyi. Söz verdim, bir şiirini besteleyeceğim.”

“Ne güzel.”

Niye hiçbir şeyi merak etmiyorum? Bende bir sorun mu var? Niye fırında ekmeğim yok?

Nisan sonu. Beş cevapsız arama.

“Selam, beni aramışsın? N’aber Armut?”

“Ya nefesim daralıyordu çok fena. Korktum çok. Biriyle konuşmak istedim.”

“Haydaaa. Eee nasıl oldun? Geleyim mi, bak gerçekten, geleyim istersen. Ateş falan var mı? Boğaz ağrısı? Öksürük? Herhangi bir grip sendromu? Geleyim mi?”

“Yok yok, gelme sen, iyiyim şimdi. Ateş falan yok. Hafif hafif demleniyordum. Öyle haberlere falan bakıyordum. Sonra birden ciğerimin üzerine biri taş koydu sanki. Ne kadar derin nefes alsam ciğerime oksijen gitmiyor gibi. Camı açtım nafile. Yüzüme su çarptım, ııh. Kalbim sıkıştı böyle. Sonra bahçeye çıktım, yıldızlara falan baktım, hafifledi biraz.”

“Doktor birilerini arayayım mı?”

“Yok diyorum yok, iyiyim şimdi. Korktum sadece. Ecel korkusu başka bir şeye benzemiyor ki, elin ayağın birbirine dolanıyor. Benim yaşıma gelince anlarsın.”

“Ne varmış yaşında ya?”

Gerçekten dilimin ucunda. Kendimi zor tutuyorum. Bütün enerjimi “Niye beni aradın peki? Yakın arkadaşlarını neden aramadın?” dememek için harcıyorum. Asosyallikten insanlıktan çıktım belki de. Kes şunu da odaklan adama.

“Yine de birilerini arayıp haber vereyim ben. Ne haberlerine bakıyordun? Ölüm

mü? Tanıdık birini falan mı duydun?”

“Yok, şükür ki tanıdıklar iyi.”

“Kaçak alkol mü içiyordun peki?”

“Kızım alkol zehirlenmesi böyle mi olur ya? Zaten hep üzerine birayla cila atıyorum, alkolden bir şey olmaz bana.”

“Eh madem. Bak bir derdin varsa ne zaman istersen anlatabilirsin, gece, gündüz, ne zaman olursa arayabilirsin, tamam mı?”

Konuşmayı bu kadar hızlı kapanışa bağlamasana. Adam aramış işte, otur iki sohbet et, derdini ne zaman istersen anlat denir mi derdinden arayan adama?

“Tamam, kusura bakma, rahatsız ettim ben seni.”

Al işte. Gerçek bir geri zekâlıyım. Beceremedim bir telefon konuşmasını.

Kimi arayacaktı da beni aradı?

“Selam n’aber? Müsait miydin? Demin beni Armut aradı. Yani demin değil bugün üst üste aramış da ben anca demin dönebildim. Bir arayıp sorsana, bir sıkıntısı var gibiydi.”

Mayıs başı. İki ay nereye uçtu bilmiyorum. Çırılçıplak sokağa fırlayan adam haberlerine sempatiyle bakmaya başladım. Gerçekten bir sosyal deney mi bu? Borges’in hikayesinde Tanrı adama kitabını bitirene kadar süre veriyordu, o da paşa paşa bitiriyordu. Ben niye iki aydır tek satır yazamadım? Ölüm korkusu bu kadar paralize edici bir şey mi diyeceğim de artık bu yaşadığımın ölüm korkusu

olduğundan bile emin değilim, daha çok bir varoluş korkusu gibi. Sanki yeniden var olsam göze batacağım, sanki oturup bir şeyler yazsam şeytanla anlaşma yapmak gibi olacak. Aaa diyecek kader, burada biri varmış hemen virüs yollayalım şuna. Kaderciliği edebiyattan öğrenince anca bu kadar oluyor demek. Herhalde böyle bir şey değildir, şeytanla kader buluşup Borges’i ziyarete

gitmiyordur. Bu çakma kadercilikle de arama sosyal mesafe koymam lazım. Günlük görev bilinciyle bütün aile fertlerini tek tek aradıktan sonra haftalık görev bilinciyle arkadaşlara geçiyorum.

“Armut iyi değil.”

“Nasıl ya? Hâlâ mı? On beş günü geçti be Güzel, bir şey çıkmadı ki?”

“Valla hastaneye gidecek galiba.”

“Yok artık. Gitme deseydin. Virüs bulaşacak durduk yerde bir şeyi yoksa bile.”

“Dedim ama bir yandan da ya gerçekten virüsse? Belki erken müdahaleyle hallolur. Bir de yani sabah akşam beni arıyor. Gece mesajlar falan, korkuyorum, nefes alamıyorum, öksürüyorum, boğazım ağrıyor deyip duruyor. Üzerime yük bindi valla, doktor da değilim ki, gitsin bence.”

“İyi de Güzelim, taksi parası yok, sokağa çıkma yasağı var, nereye nasıl gidecek? Burada olsaydı birimiz artık maske eldiven neyse takar götürürdük de, inat etti burada da kalmadı.”

Yine herkesi arıyorum. Niyeyse Güzel’e sardığını söylemiyorum. “Armut iyi değilmiş, bir arayıp sorsanıza.”

Mayıs ortası. Cenaze dağıldıktan sonra çamların altında dikilip duruyoruz. Madem bunca ay sonra aralıklı düzende bir araya gelecektik, iki aydır da hiç değilse arada bir gelseydik. Belki adam da ölmemiş olurdu böylece. Beynim bana oyun oynama. Neyse o işte. Öldü gitti.

“Cenazelerden nefret ediyorum.”

“Niye ya, insanlar bir araya geliyor, hem gidenin anısını onurlandırıyoruz, hem birbirimizi görmüş oluyoruz.”

“Zaten açık havada bir şey olmaz diyorlar.”

“Öyle diye diye milyonlar öldü anacım.”

“Gitti dağ gibi adam be.”

Sessizlik.

“Aklım almıyor. Yaşamı bu kadar seven, kuşa böceğe ota şiirler yazan, her anını doya doya yaşayan bir adam kalksın...”

“İyi yaşadı be, doya doya yaşadı gerçekten.”

“Salak bence.”

Sessizlik.

“E salak tabii! Karşısındakinin haberinin bile olmadığı bir aşk için kendini mi öldürür koca adam?”

“Bunu demek bize düşmez.”

“Kime düşecek ya?”

“Oğlum herkesin hayatı kendinin, ister harcar ister turşusunu kurar. İster aşkını dağa taşa yazar isterse içine atar.”

“Adam depresyondaymış işte.”

“Panik atak dediklerinde inanmadık bir de. Yatak vermemek için evine postaladılar sandık.”

“Ya ne olurdu arada bir birimiz bir yanına uğrasaydık, apartman kapısında falan buluşup iki sohbet etseydik. Ne bileyim ben.”

“Ya o kadar online parti yaptık her hafta, hep aradık sorduk, gitsek ne değişecekti ki? Adama virüs bulaştıracaktık belki. Kafasına koymuş işte, bizim yapabileceğimiz bir şey yoktu bence.”

Güzel on dakikadır sessiz sessiz ağlıyor. Herkesin bir gözü onda da kimse bir şey demeye cesaret edemiyor. Sonunda hıçkırıyor.

“Eh be Güzelim, ağlama artık.”

“Bırak ağlasın, haftalardır adamın yükünü o taşıyor zaten.”

“İyi de o nereden bilsin? Kalkıp da ben seni seviyorum mu demiş?”

“Tamam işte ben de onu diyorum. Yük diyorum yük.”

“Dedi de ben anlamadım.”

“Ne?”

“Öyle gece yarısı mesajlar, arada şiirler göndermeler falan. Anlamadım. Anladım da işime gelmedi belki. İnsan birinin kendisine abayı yaktığını anlamaz mı? Anlar tabii...”

Bir hıçkırık daha.

“Yahu canı sıkılıyor, yalnız, nereden bileceksin? Hem bilsen ne olacak? Derdine derman mı olacaksın?”

“Bu korona illeti hasta etti adamı.”

“Evet evden çıkamayınca sana sardı, sen de yüz verince...”

Hıçkırık. Hüngür.

“Pes artık kapa çeneni ya, yüz verince ne demek?”

“Tepesine çıktı diyecektim ya, yalan mı?”

“Cenazelerden gerçekten nefret ediyorum. Hadi içip dağılalım virüs rüzgarları esiyor.”

“Bari kızın ağlaması bitsin öyle, taştan mı yapıldınız be?”

Beklerken mezara bakıyoruz. Güzel maskesini indirip burnunu sümkürüyor. Hepimiz nefeslerimizi tutuyoruz, nefesini tutunca virüs gelip ağzına burnuna

yapışmayacak sanki. Mendili cebine sokup maskeyi tekrar kaldırınca ceplerden bardaklar çıkıyor.

“Koyarken şişenin ağzını bardağıma değdirme ha.”

“Şarabı yaparken içine korona tükürdüm ben, şişe değse ne olur, değmese ne olur.”

“Maskeleri yukarı mı kaldırıcaz, aşağı mı indiricez?”

“Yav kenarından tut ağzına burnuna değmeden hafifçe kaldır maskeyi, iç hızlıca tekrar tak yerine işte. Zaten kapmışsak kapmışızdır daha ne kasıyoruz bilmiyorum ki.”

“Oha fondip yaptı.”

“Riski azalttım.”

Aynı yöne gittiğimiz halde dağılıyoruz ceza yemeyelim diye. Herkes illa ki arkasını dönüp son bir kez mezara bakıyor. Burada Armut yatıyor. Ne kapitalizm, ne virüs öldürebildi onu. Aşk peşinde bir ömür.

 

Hepimizin içinde bugün ölmedim hissi. Ama oh bugün de ölmedim değil, çoktandır ohsuz, sadece tespit, bugün ölmedim nokta. Çam iğnelerinin üzerinde yürümek bana hâlâ huzur veriyor. Eeeeh, parası neyse öderim deyip orman yoluna sapıyorum.

5 Nisan 2020

Rumuz: seher