İpek Çınar

Balıkbayan

 

2020 Mart’ında, evde geçen vakitlerde okuduğum ilk kitaplardan biri Kobo Abe’nin Kutu Adam romanıydı. Kitabın bir bölümünde Abe ana hikayeden saparak bir soru sormuştu: Bu arada, kağıt çiçeğinin öyküsünü işitmiş miydin hiç?

 

Bir rivayete göre, kağıt çiçeğini koklayan insan, rüyasında balığa dönüştüğünü görürmüş. Rüya dediğimiz mefhumun birkaç saniyelik zaman aralıklarını sündürerek araya hikayeler sıkıştırdığını, ayrıca insan için su altında geçen zamanın karaya nazaran oldukça yavaş aktığını göz önünde bulundurursak; rüyadaki balığın zaman akışı, normalde deneyimlenenden epey farklı olurmuş. Karadaki birkaç saniye günlere, hatta haftalara yayılmış gibi hissedilirmiş. Dolayısıyla bu deneyimin rüya olduğunun ayırdına varmamak namümkün hale gelirmiş. Asıl marifet ise rüyada balık olduğunun farkına varmak değil, rüyadan çıkmanın yolunu bulmak. Zira eli, kolu, bacakları, parmakları, kulakları olmayan bir balık için rüyayı kontrol etmek ya da bir yolunu bulup sonlandırmak gibi bir durumdan söz edemeyiz. Ve rüyasında balık olduğunu gören insan, mümkün olamayacak denli uzun zaman süregiden bir algının içinde, bir daha uyanacağından emin olamadan devinir durur. 

 

COVID-19 salgınının ilk günleri oldukça garip bir ruh halinde geçti. Hoş, bu garip ruh hali devam ediyor, sadece buna bir nebze alışmış durumdayız. O ilk günlerde yemek yerken, okurken, spor yaparken bir an durup, “Bir dakika!” dediğim ve kendimi çimdiklediğim birçok an var. O kadar garip bir zamandı ki rüya olabilirdi, yahut rüyada bunu görsem rüya olduğunu anlayabilirdim. Kendimi her çimdiklediğimde canım acıdı. 

 

Bir yanıyla da normalde fotoğrafladığım konulardan çok uzakta, normalde dert ettiğim şeylerle ilgilenemez haldeydim. Bu fotoğraflar ise bu yepyeni algı durumunda bir oynama, bir arayış.